“Eski Ramazanlar” denildiğinde şehirde yaşayanların aklına genellikle nostaljik görüntüler gelir. Bir hareketlilik bir tatlı telaş olurdu.
TRT ekranlarında izlenen Ramazan eğlenceleri, Osmanlı’dan
anlatılan orta oyunları, mahyalar, meddahlar… Ve ardından o meşhur cümle:
“Ah nerede eski Ramazanlar…”
Oysa ben sizi şehrin ışıklı gecelerine değil, köyün tozlu harmanına götürmek
istiyorum.
Tarlada Ramazan
Köylerde Ramazan günleri bugünkü gibi kolay değildi. Traktör yok, biçerdöver yok…
Ekin tırpanla biçilir, tırpan girmeyen yerler orakla toplanır, orak da yoksa elle
yolunurdu.
Ezanla evden çıkılır, tarlaya yürüyerek veya kağnı üstünde gidilirdi. Güneş tepeye
dikildiğinde toprak adeta ateş keserdi. Susuzluk ve açlık iliklere kadar işlerdi ama iş
bırakılmazdı.
Biçilen ekinler harmana taşınır, sap ve daneyi ayırmak için döven çalıştırılırdı. Döveni
çoğu zaman bir çift öküz çeker, üstünde ayakta duran insan dengeyi sağlar ve yön
verir. Kavurucu sıcak altında, toz bulutu içinde döven sürmek… Bazen uyuklayanlar
düşerdi ama ertesi gün aynı azimle tekrar işe koyulurlardı.
Bugünkü gibi sofralarda çeşit çeşit yemek yoktu. Tüm ailenin yer sofrasında aynı
kaba kaşık salladığı bir ortam… Allah ne verdiyse, şükür, bereket ve dua.
Köyde İftar Paylaşımı
O yıllarda köy hayatı tamamen tarıma bağlıydı. Ramazan çoğu zaman ekin biçme,
harman, çapa gibi yoğun işlere denk gelirdi. Gün boyu tarlada çalışanlar, iftara yakın
eve yetişmeye çalışırdı. Misafirlikler pek yapılmazdı ama yakın komşular arasında
iftar paylaşımı olurdu.
“Tabak gönderme” adını verdikleri gelenek vardı: Pilavdan bir tabak, bir tas çorba,
taze ekmek veya birkaç yufka komşuya gönderilirdi. Çocuklar kapı kapı dolaşır,
yemekleri taşırdı. Bitişik evlerde yaşayan akrabalar ya da mezrada birkaç hane
birlikte iftar açardı. Özellikle ilk Ramazan günü, Kadir gecesi ve arefe günlerinde bu
daha sık görülürdü.
“O yıllarda köylerde iftar davetleri bugünkü gibi kalabalık değildi. Ama başka bir
zenginlik vardı. Bir evde pişen pilavın kokusu komşuya gider, ardından bir tabak da
peşinden gelirdi. Sofralar küçük ama gönüller genişti.”
O zamanları yaşayanların anılarından ;
“Harman yerinden akşam ezanına yakın dönerdik. Susuzluktan dudaklarımız
çatlamış olurdu. Annem toprak testide ayranı hazır ederdi. Ezan okunur okunmaz ilk
yudumu içtiğimde dünyada bundan güzel içecek yoktur derdim.”
“İftar soframız zengin değildi ama bereketliydi. Anam yufkayı ıslatır üstüne pilav
koyardı. Biz de dürüm yapıp yerdik. Açlıktan o dürüm bize padişah sofrası gibi
gelirdi.”
“Ezan okununca önce bir kaşık hoşaf içerdik. Büyükler ‘mideyi yumuşatır’ derdi.
Hoşafın içindeki üzümleri kardeşler arasında paylaşırdık.”
“Annem pilavdan bir tabak ayırırdı. ‘Git Hatice teyzenlere götür’ derdi. Bir süre sonra
başka bir tabak da bize gelirdi.”
Bu gelenekler, köylerde Ramazan dayanışmasının sembolüydü.
Sahur da ayrı bir telaş ve güzellik taşırdı:
“Küçükken yaz Ramazanıydı. Sahura kalkmak zor gelirdi. Ninem bizi uyandırır,
‘Yavrularım aç kalmayın’ diye gizlice yedirirdi. Sonra babam sabah ezanına kadar
tarlaya giderdi. Bizim sahur hem acele hem tatlı bir telaş içinde olurdu.”
Sahurda yufka, biraz peynir veya çökelek, bazen kaymak… Bu küçük yiyecekler
çocuklar için büyük bir lüks sayılırdı. Gün boyu ekin biçen köylü için iftar sadece
yemek değil, günün emeğinin ödülüydü.
Mezralarda bir Ramazan anısı;
Bazı köylerde mezralar vardı. Sivas’ta “ağıl” denir. İki-üç hanelik yerleşimler…
Genelde kardeşler, eşleri ve çocukları… Köye iki-üç kilometre mesafede bulunur,
büyük arazisi olanlar oralarda yaşardı.
Konya’da bir mezrada yaşanan bir anı:
“Gardaşlık küçüktüm. Yazın ekin zamanıydı, Ramazan’a denk gelmişti. Uzun zaman
oruç tuttuk, bayram bir türlü gelmedi. Babam bir gün dedi ki: ‘Oğlum İbram, git filan
köydeki dayın gile sor. Bayram ne zaman?’ Oruç ağzımla koşa koşa gittim. Dayıma
sordum: ‘Oğlum siz hâlâ mı oruç tutuyorsunuz? Bayram geçeli bir hafta oldu!’ dedi.
‘Ben hâlâ orucum, su içeyim mi?’ dedim. ‘İç tabi yeğenim. Baban size fazladan oruç
tutturmuş. Yazık bu sıcak yaz gününde!’ dedi. Yine de korkarak bozdum orucu…”
Mezrada radyo yok, televizyon yok, haber alınacak araç yok, takvim her evde değil.
Ama inançla tutulan oruç vardı. İnsanlar gün hesabını şaşırıyor ama ibadeti terk
etmiyordu.
O günün köylüsü hem ekin biçiyor, hem harman savuruyor, hem döven sürüyordu; bir
de oruç tutuyordu. Oruç onlar için sadece aç kalmak değil, nefsini dizginlemek, sabra
alışmak, yokluk içinde kanaat etmeyi öğrenmekti.
Günümüzde oruç tutanlar empati yapmalı değil mi ?
Gaz lambasının isli camı ışığında yapılan sahur ve ezan sesi ile tarlaya gitmek ,
harmanda toz ve toprak içinde çalışmak, öğle sıcağında susuzluk çekmek, ikindi vakti
ağırlaşan beden ve hasretle beklenen iftarın mütevaziliğini düşünün.
Günümüzde teknolojinin getirdiği kolaylıklar içinde iftar sofralarının çeşitliliği , lüks
mekanlarda yapılan iftarlar …
O zamanın insanları bugünü görseler, elbette şaşırırlardı ama asıl mesele onların
bize nasıl baktığı değil bizim onların sabrından ne anladığımızdır
Ah eski ramazanlar derken özlenenin yüreklerin direnci ve imanın verdiği teslimiyet
olduğunu düşünüyorum..
Sosyolog Ahmet MERMER